|
Efendim;
Benim adım söz konusu oldu. Bundan dolayı mutluyum ama, asıl
benim mutlu olduğum şey başka; benim adım bir vesile oldu. Bu münasebetle müziğin muhtelif alanlardaki
durumunu gözden geçirme imkanını bulmuş olduk burada... Konuşma yapmış olan bütün arkadaşlarıma
teşekkür ederim, çünkü hep ehemmiyetli sanat, ilim ve eğitim problemleri üzerinde durdular. Ben de buna imkan vermiş
olduğum için memnunum bilhassa...
Şimdi, burada konuşulan konulardan bazıları hatırlayabildiğim
kadarıyla şöyle: Pedagoji mevzuu, musiki pedagojisi; terminoloji meselesi, Türkçeleşme; bir başka örnek
folklorik çalışmalar, sanat çalışmaları. Bütün bunlar üzerinde uzun uzun duruldu. Bu konuşmalar
basılacak da deniliyor; acaba nasıl bir yankı uyandıracak? Mesele budur. Çünkü şimdiye kadar bir
çok konu, muhtelif vesilelerle ele alınmıştı. Şimdi, en son konuşmacı arkadaşımız,
Tuğrul Göğüş Bey, memleketteki orkestralarımızın Türk kompozisyonlarıyla, Türk kompozitörlerinin
eserleriyle alakasından veya alakasızlığından bahsettiler. Bu bana bir şey hatırlattı.
Biraz evvel Sayın Profesör Mösyö Denis Fransız kültürü ve Türk kültürü arasındaki münasebetlerden bahsetmiş
oldular. Kendileriyle konuştuğum zaman bana, "Senin eserlerin Fransa'da niye çalınmıyor?" dediler.
Hakikaten gariptir, dedim. Mesela benim kompozisyonlarım Almanya'da, Amerika'da veya başka memleketlerde, Rusya'da,
hatta Avustralya'da çalınır da Fransa'da pek çalınmaz. Halbuki ben, Fransız kültürüyle yetişmiş
bir insanım diyebilirim. Ama benim söyleyecek sözüm yok buna. Neden böyledir diye soramam. Çünkü, Türkiye'de de böyle.
Türkiye'de, biraz evvel Tuğrul Göğüş Bey'in de söylediği gibi Ankara bir senelik program yapmış,
benim bir tek eserim yokmuş programda... İstanbul yapmış, bir eserim varmış; o da ya çalınır
ya çalınmaz, belli olmaz. Opera'ya gelince, bizim memleketimizde üç şehrimizde opera var, operalar da böyle... Durum
bu, bizim halimiz budur. Mesela, benim yazmış olduğum beş opera var. Bu beş operadan birincisi, 1934
yılında yazılmıştır. 1984 yılında ilk defa Türkiye'de opera olarak -o olduğu
için, ortaya çıkmış olduğu için- 50. yıl dönümü münasebetiyle çalındı. Bir defa ele alınmış
ve bir iki temsil verilmiştir. Aynı seneler yazdığım ikincisi, 1934 senesinden beri temsil edilmemiştir.
Gariptir, her ikisini de Atatürk istemiş ve konularını kendileri vermişti. Üçüncü olan "Kerem Operası"
1953'de binbir müşkülle ortaya çıkmış, aradan geçen 33 senede ele alınmamıştır.
Dördüncüsü, "Köroğlu" ise, "İstanbul Festivali"nin açılışında ele alınmış
ve iki defa kötü şartlar altında temsil edilmiştir. 1973'de, demek ki onüç sene evvel ele alınmıştır.
Beşincisi hiç ele alınmamıştır. Bu benim için böyle olduğu gibi belki başka kompozitörler
için de böyledir. Türkiye işte, böyle... Bir kültür bakanı tasavvur ediniz ki "Ben kültürden anlamam, alakadar
da olmam bu mevzularla" desin, bunu bana bir çok insanın yanında söylemiştir. Ne bekleyebiliriz? Orkestralarımız
ele almıyor, solistlerimiz öyle, bu bizim dramımızdır da... Mesela, bizim yetişmiş gayet kıymetli
solistlerimiz var, fakat, Türk kompozitörlerinin eserlerini programlarına almazlar. Devletten her türlü yardımı
görürler, fakat Türk kompozitörlerin eserlerini ellerine almazlar. Müstesnaları var, çok az ve aldıkları için
kaybetmiyorlar, aksine kazanıyorlar. Arkadaşımız meselenin bu tarafına dokunmuştur... Temenni
ederim ki, bir faydası olsun, ben ümit etmem. Bunu da açıkça söyleyeyim, ama, böyle. Pedagoji konusu üzerinde duruldu, pedagoji hakikaten çok ehemmiyetli
bir konudur. Müzik pedagojisi bu memlekette ciddiyetle hiç bir zaman ele alınmış değildir. Binbir problem
çıkarılmıştır ortaya, usulen gına dersinin yerine bilmecburiye musiki dersi konulmuştur.
Ama ne idüğü belirsiz bir ders halinde sönmüş, gitmiştir. Benim "Talim ve Terbiye Heyeti"ndeki çalışmalarımdan
da bahsedildiği gibi söyleyeyim. Orada, ilkokullar için bir deneme programı yapılmıştı ve bir
kısmı zaten mevcut olan bazı şeyler vardı, onlar ban aitti. Fakat ben yeni bir müzik pedagojisinin
esaslarını bu memlekete uygun olarak tesbit etmeye çalıştım. Sonra bizi ayırdılar oradan,
hepimizi ayırdılar zaten o tarihte, politik bir mesele... Sonra şu veya bu şekilde tatbik edilmeye başlandı
ve hemen dejenere olmaya yüz tuttu. Bunun ele alınması lazım ama, "Milli Eğitim Bakanlığı"
–bilmiyorum burada temsilcisi var mı yok mu– müzik pedagojisine, memlekette müzik eğitimi konusuna ciddiyetle
eğilmiş değildir. Bunu ben, en son İstanbul "Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi"nde bir
konferansta söyledim.
Folklorik çalışmalarımız aynı vaziyette. 1932 yılından bu yana bilmiyorum kaç yazı
yazmışım, kaç rapor vermişim ciddi bir folklorik çalışma yapılabilsin bu memlekette diye.
Çünkü, bir milletin gerçek kültürünü halkın kültüründe bulacağız. Biz onu bileceğiz demek, biz kendimizi
tanıyacağız demektir. Kompozitör de olsak, ilim adamı da olsak, yapılacak şey budur. Evvela
onları biz bilelim, ondan sonra düşünelim. Raporlar vermişim, yazılar yazmışım, en son
nihayet bir müzikoloji enstitüsü kurulması gerekli, ama ciddi anlamda bir müzikoloji enstitüsü ve etnomüzikoloji enstitüsü
kurulmalı demişim. En son iki sene evvel, "İstanbul Konservatuvarı" içerisinde hakikaten üniversitede
bulunması lazım gelen müzikoloji bölümü kuruldu. Ama, geniş manada bir merkez kurulması meselesini de
ortaya atmıştım. Bir adım atıldı ve hemen geri çekiliverdi. Kolay olmuyor demek öyle... Hepimize düşen görev var her şeye
rağmen. Ben her sanat adamı gibi zannediyorum çok kötümserim, ama çok da iyimserim. Eğer, sadece çok kötümser
olsaydım çalışamazdım, o kötümserliğin yanında uzakta bir serap gibi gördüğüm şeyin
peşinde koşan bir insan vaziyetindeyim. Sanat adamı, ilim adamı böyle olur. Her şeye rağmen
çalışıyorum, bir şeyler yapmaya gayret ediyorum. Bir şeyler vermeye çalışıyorum. İyi
olur, kötü olur, ama bunu yapmaya çalışıyor sanat adamı... O halde bize düşen vazife çalışmak, gene çalışmak...
Bu memleketi ayağa kaldırmak için elimizden gelen gayreti sarf etmeliyiz. Kötümser olmayacağız, hep iyiyi
düşüneceğiz.
Bu toplantılar benim adım üzerine oldu ama, dertlerin ortaya atılmasına da bir sebep teşktil etti.
O itibarla bahtiyarım. Buraya gelmiş olan bütün dinleyicilere, konuşan arkadaşlarımın hepsine
ve tertip eden arkadaşlarıma teşekkür ederim. Sağ olun, var olun...
|