“2. İstanbul
Müzik Öğretmenleri Sempozyumu” çerçevesinde Sayın Ersin Antep tarafından
“Müzikoloji Platformu”nda yayınlanan işbirliği önerisine bağlı olarak, kendisi
tarafından koordine edilen “Atatürk’ün 125. ve Adnan Saygun’un 100. Doğum
Yılları” eksenli bu oturuma katılmaktan onur duyduğumu belirterek sözlerime
başlamak istiyorum. Gerçekten de ülkemizin uluslararası düzeyde temsilcileri
olmayı başarabilmiş sınırlı sayıdaki bağdarımızın bu tür çalışmalıklar
bağlamında her yönüyle işlenmesi, araştırılması, bilgilerin derli toplu bir
araya getirilmesi özelde müzik tarihimiz ve genelde de Türk sanat tarihi
açısından büyük önem taşımaktadır.
Ahmed Adnan
Saygun ve bir Türk bağdarı hakkında yapılmış olan bu anlamdaki ilk sempozyumu örgütlemiş
olma kıvancını yaşayan bir sanatçı olarak katıldığım bu toplantıda sizlere
7–8
Ocak 1987 tarihlerinde düzenlediğimiz “Ahmed Adnan Saygun Semineri” konusunda
açıklayıcı bilgiler verecek, bu seminerin nasıl ortaya çıktığını anlatacak ve
bazı üzüntülerimi siz değerli müzikçi ve müzikseverlerle paylaşacağım.
7 Eylül 1907
tarihinde İzmir’de doğan Ahmed Adnan Saygun 1987 yılında artık 80 yaşındaydı
ve
“Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı” bu büyük müzik adamının sekseninci doğum
yılını kutlamaya karar vermişti. Bu amaçla 1986–1987 dinleti mevsimi için
orkestralar planlamalarını yaparken Bakanlıkça “İzmir Devlet Senfoni
Orkestrası” bu uygulamayı yapmak üzere seçildi..
Daha önce
Saygun’un 70. yıldönümü programı “Ankara Devlet Konservatuvarı” ve “Türkiye
Filarmoni Derneği” işbirliği ile düzenlenmiş ve uygulaması 30 Mart 1978
Perşembe günü saat 20.30’da “Ankara Devlet Konservatuvarı”nda
gerçekleştirilmişti. Zamanın Kültür Bakanı olan Sayın Ahmet Taner Kışlalı’nın
koruyuculuğunda yapılan bu uygulama ile ilgili olarak basılan izlencenin hemen
başlarında Sayın Kışlalı “70 Yıllık Bir Anıt” başlığıyla
bir yazı yazmış ve bu
yazının bitiş cümlesinde Saygun’a yönelik olarak “...kendim ve ulusum adına
teşekkürü bir borç bilirim.” ifadesini kullanmıştı. Ankara Devlet
Konservatuvarı’nın o tarihteki müdürü olan Sayın Erçivan Saydam ise Saygun için
“doruğa erişmiş bir besteci” tanımlamasını yapmıştı.
Ancak, nisbeten
sönük geçen bu 70. yıldönümü kutlamalarından alınan dersle, bu kez Kültür
Bakanlığı işi sıkı tutmak istemiş, bu nedenle “İzmir Devlet Senfoni
Orkestrası”nın anılan dönemde müdürlüğünü yapan Sayın Özcan Göker’e çeşitli
kere-ler bu nedenle telefon edilmiş, kutlamaların canlı olması ve tüm haftaya
yayılması öngörülmüştü. Sayın Özcan Göker orkestranın olağan haftalık
dinletileri olan Cuma ve Cumartesi günlü programlara Saygun’un yaratılarını
yerleştirmiş, ancak haftaya nasıl yayacağını bilememişti. Bu konuda bana fikir
danıştığında Türk bağdarları hakkında yapılan araştırma ve yayınların
çok
kısıtlı olduğundan bahisle bir seminer yapılmasını önerdim. Bu düşünceyi
çabucak benimseyen Sayın Göker seminerin organizasyonunu benden rica etti. Bu
noktada en önemli sorun bir seminerin gerçekleştirilmesi için gereken parasal
kaynağın olmayışıydı. Zaten İzmir’de pek yapılmayan müzikbilimsel
çalışmalıkların bu kez parasal nedenlerle zora girmesi karşısında bulduğum ilk
çözüm yolu İstanbul ve Ankara’dan konuşma yapmak için kimsenin çağrılmaması,
tüm katılımcıların İzmir’den olmasıydı. Bu bir bakıma İzmir’in de
müzikbilimsel
bir toplantı açısından rüştünü ispat etmesine fırsat verecekti. Nitekim
seminere katılan tüm konuşmacı ve bildiri verenler İzmir’den seçildi.
O tarihlerde
Sayın Gültekin Oransay tarafından kurulmuş bulunan ve daha sonra “Dokuz Eylül
Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi”ne bağlanan “Müzikbilim Bölümü” ile
“İzmir Devlet Konservatuvarı” öğretim kadroları bu seminerin dayanağı oldular.
Bu kurumlar dışında “İzmir Fransız Kültür Merkezi” ve “İzmir Milli
Kütüphanesi”nden ilgili kişilerin verdikleri birer bildiri ile çeşitlilik
kazanıldı. Seminerin açılış konuşmasını ilgili kişi ve kurumlara teşekkür
etmek
üzere Sayın Özcan Göker “İzmir Devlet Senfoni Orkestrası” adına yaptı, daha
sonra İzmir’in o ta-rihlerde Valisi bulunan Sayın Vecdi Gönül ile İzmir Merkez
İlçe Belediye Başkanı Sayın Süha Baykal’ın konuşmalarını Sayın Hikmet Şimşek’in
konuşması izledi.
7 Ocak
1987
Çarşamba günü saat 14.00–17.00 arası ve 8 Ocak 1987 Perşembe günü saat
13.30–17.30 arası “Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi”nde yapılan
seminerde bildiri verenler arasında ise Sayın Necati Gedikli, Önder Kütahyalı
bulunmaktaydı. Seminerin ilk günü Sayın Ahmed Adnan Saygun’un yaptığı konuşma
ile kapandı. İkinci gün bildiri verenler Sayın Fehamettin Özgüç, Üner Birkan,
Sayram Akdil, Denis-Armand Canal, Müfit Bayraşa, Yetkin Özer, Adnan Atalay,
Ferruh Senan, Serap İlhan, Fırat Kutluk, Tuğrul Göğüş oldular. Seminer Sayın
Saygun’un yaptığı kapanış konuşması ile bitti.
Bu seminerde
“İzmir Devlet Konservatuvarı”ndan 4 kişi, “Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel sanatlar
Fakültesi Müzikbilim Bölümü”nden 4 kişi, “İzmir Devlet Senfoni Orkestrası”ndan
1 kişi, “Buca Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü”nden 1 kişi ve herhangi bir
müzik kuruluşuna bağlı olmayanlar 3 kişi, toplamda 10 kişi Saygun hakkında son
derece ciddi araştırma ve bilgi birikimine dayanan bildiriler sundular, 4
konuşmacı ise toplantıyı renklendirdiler. Ahmed Adnan Saygun ise her iki günde
yaptığı kapanış konuşmaları ile konuları toparladı.
Parasal
sorunları aşma konusunda en büyük güvencemiz “İzmir Merkez İlçe Belediyesi”
oldu. Merkez İlçe Belediye Başkanlığı’nın kapısını günlerce ve günlerce
aşındırdıktan sonra konuya zorunlu olarak evet demek zorunda kalan Sayın Süha
Baykal toplantıda yaptığı konuşmalarda her politikacının yaptığı gibi büyük
sözler verdi. Belediyenin kültür alanında yapacağı yatırımlardan bahsetti,
büyük salon projeleri hakkında konuştu. Sayın Saygun’un doğduğu evin restore
edileceğini ve bir kültür merkezi haline getirileceği konusunda çok kesin
konuştu. Kendi ifadesi ile “...Sayın Ahmed Adnan Saygun'un evinin bulunduğu
yeri, bugün sadece bir başlangıç olarak "Adnan Saygun Müzesi" ya da
"Müzik Kütüphanesi" şeklinde düzenleyeceğim. Aslında bu bir simge
başlangıç olacaktır; benim gönlümde yatan, geniş kapsamlı hizmetin Hatay'daki
20.000 m2'lik alanda kurulacak Kültür Merkezi'nde verilmesi, "Saygun
Müzesi"ni ise mütevazi bir simge, bir odak noktası olarak ileride bırakıp,
esas kültür faaliyetlerimizin yer alacağı, vatandaşlarımızın daha geniş bir
kitle olarak bulundukları Hatay'daki Kültür Merkezi'ni vurgulamak istiyorum.
Ayrıca 4.000 kişilik amfiteatr'da (açık hava tiyatrosu) ilk olarak sayın Ahmed
Adnan Saygun'un bize yazmaya söz verdiği yeni bir eserini ilk kez İzmir halkına
duyurma azmindeyiz.” dedi.
Ne
yazık ki,
Sayın Baykal genel olarak tüm politikacılarda görmeye alışkın olduğumuz bir
şekilde verdiği sözleri tutmadı. Hatay’daki büyük “Kültür Merkezi” projesini
bir tarafa bırakacak olsak bile, çok küçük bir yatırım ile kazanılabilecek olan
“Saygun Müzesi” ya da “Müzik Kütüphanesi” yapılmadığı gibi bugün Saygun’un
evinin yerinde yeller esmektedir. Gelişmiş ülkeler kendi büyük sanatçılarının
evlerini koruyup ziyarete açarak hem turizmi desteklemekte, hem de buraları
birer kültür merkezi olarak değerlendirip kendi tanıtımlarını en üst düzeyde
gerçekleştirmektedirler. Bu aynı zamanda o topluma artı değer kazandıran
sanatçı ve bilim adamlarına karşı duyulan vefa borcu ve minnet hissinin bir
yansımasıdır.
Saygun Haftası
içinde Salı günü büyük bir kalabalıkla ve Belediye’nin bindirilmiş kıtaları ile
çakılan plaket sonrası Saygun’un doğmuş bulunduğu ev, aradan bir müddet
geçtikten sonra boş olduğu için tinercilerin ve evsiz kişilerin barınma mekanı
oldu ve yıkıldı, gitti. Bu evin yıkık fotoğrafı Saygun Semineri ile ilgili
olarak oluşturduğumuz sitede yer almaktadır. Aynı törende, Belediye Meclisi’nin
verdiği kararla sokağa ismi verilen Sayın Saygun’un sokak girişinde Belediye
Başkanı ile adının yer aldığı levhayı çakarken çekilen fotoğrafları da yer
almıştır. Benzeri bir şekilde, bir sonraki kış, levhanın çakıldığı
sokak, Üçyol
semtinden Mithatpaşa Caddesi’ne su taşıyan çok büyük borulardan birisinin
patlaması sonucu sular altında kaldı ve sokağın kendisi de büyük tahribat
gördü. Eve çakılan plaket Saygun’un evine bitişik bir komşunun özeni ve dikkati
sayesinde kurtarıldı ve ne acıdır ki elimizde Saygun Sokağı ve Saygun Evi’nden
kala kala yalnızca o plaket kaldı. İşte, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bu ülkeyi
yönetenlerin kendi büyük sanatçısına reva gördükleri muamele bu... Cuma akşamı
konserden sonra verilen kokteylde Merkez İlçe Belediyesi’nin harcadığı büyük
miktarda ve gösterişe giden parayla belki de bu ev bugün sanatseverlerin
ziyaretine açık olabilecekti. Saygun seminer için İzmir’e geldiğinde bu konuda
söz veren yetkililer Saygun ile uzun süren toplantılar yaparak ev hakkında
belleğinde kalan bilgileri toplayarak evin içinin zamanında nasıl olduğuna
ilişkin ön çalışmalar yaptılar ve kağıt üzerinde hazırlanan çizimlerle evin
aslına uygunluğunun sağlanacağının kanıtını İzmir’liye sundular. Sanırım
tüm bu
çizimler de kaybolmuştur.
Gerçekten
de bu
büyük kaybı yaşamanın yanısıra Merkez İlçe Belediyesi’nin önemli birkaç yararı
oldu. Birincisi sokakta yapılan plaket töreni sırasında halkı, basını ve
bindirilmiş kıtaları çok iyi organize ederek büyük bir kalabalığın toplanmasını
sağladılar. İkincisi ise, eğer Merkez İlçe Belediyesi’nin getirdiği
dinleyiciler olmasaydı Seminer’de konuşmacılar dışında bir tek kişi
olmayacaktı. Bu benim gibi düşünen kişiler için gerçekten büyük bir hayal
kırıklığı oluşturmuştur. Bir yerel gazete olan “Yeni Asır Gazetesi”nin
katkıları ile hazırlanan afişler günlerce önce asılmasına, gazetelerde
haberleri çıkmasına, yerel kanallardan duyurulmasına karşın bu toplantılara
yalnızca Belediye’nin adamları geldi. Bu noktada bizler biraz da kendimizi
sorgulamalıyız. İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’nın provasının olmadığı
saate
denk getirilen seminer çalışmaları sırasında o haftayı kutlama çalışmalarında
görevli “sanatçı?”larımızın bir teki ortalarda görünmedi, Sayın Göker de açılış
konuşmasını yaptıktan sonra gitti. “İzmir Devlet Konservatuvarı” “Ege
Üniversitesi Kültür Merkezi”nin o tarihlerde burnunun dibindeydi ve kendi
öğretmenlerinin yapacakları konuşmaları dinlemeye tenezzül etmeyen öğrenciler
herhalde kantinde çene çalıyorlardı. Bir bilim yuvası olma iddiasındaki “Dokuz
Eylül Üniversitesi Müzikbilim Bölümü”nden de ses yoktu, en kalabalık grubu
oluşturan “Buca Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Bölümü” öğrencileri ise büyük
bir ihtimalle daha iyi birer müzik öğretmeni olabilmek için canla başla
çalıştıklarından bu semineri izlemeye gelememişlerdi. “İzmir Devlet Opera ve
Balesi” üyeleri ise küçük bir koro dinletisi sunmalarına karşın hemen sonra
ortadan kaybolmayı tercih etmişlerdi. Bu insanları mevcut okullardan bizler
yetiştirdik; kabahat onları yetiştiren bizlerde... Ülkesini tanımayan, dünyayı
sorgulamayan, mesleğinde zayıf, sosyal konulara ilgisiz, yabancı dili olmayan,
ikili ilişkilerinde çıkarcı, sanatçılığı memuriyet gibi gören, piyasada
kazanacağı iki kuruş parayı ön plana çıkaran ve toplumun sanatçı kimliğiyle
görerek büyük saygı duydukları kişileri yetiştiren bizlerde kabahat... Başka
suçlu aramak gerekmez.
Sanat eğitimi
gören ve sanatçı geçinen kişilerin seminere katılmadıklarını gören Merkez İlçe
Belediyesi Halkla İlişkiler Müdürü’nün bana söylediği sözleri aradan uzun
yıllar geçmesine karşın hala unutamıyorum: “Nerede sizin adamlarınız? Hani bu
kurumların yöneticileri? Nerede öğrenciler? Bu semineri Belediye’nin kurduğu
emekliler kulübünden buraya gelen kişiler için mi düzenlediniz?” Aradan geçen
yıllarda bu konuda bir düzelme olduğunu sanmıyorum. Çünkü, bu öğrencilere
eğitim veren hocaları değişmeye karar vermedikçe öğrencilerin değişme ihtimali
yoktur.
Benim için bu
seminer bir başlangıç oluşturmuştu. Nihayet ülkemizde ilk kez bir bağdarımız
için ciddi şekilde araştırmalar yapılmış, bilimsel çalışmalar sonucu veriler
toplanmış, bunlar birer bildiri ile sunulmuş ve bu bildiri ve konuşmalar da
kişisel olarak harcadığım gayretler sonucu bir kitaba dönüştürülebilmişti. Bu kitabın
çıkışı için gereken parasal kaynağı reklam vererek sağlayan şirketlere gönülden
borcum bulunmaktadır.
Bir sonraki yıl
80. yaşını kutlayacak olan Necil Kazım Akses ile bu seminer dizisine devam
etmek niyetindeydim. 6 Mayıs 1908 tarihinde doğmuş bulunan Sayın Akses için de
böyle bir hafta düzenlemek ve her yıl uygun koşulları haiz bir bağdarımızın ele
alınmasıyla Türk müzik tarihine ciddi bir birikim sağlamak istek ve
inancındaydım. Ancak Sayın Özcan Göker’in müdürlükten ayrılması ve yerine bir
başka ismin gelişi ile bu düşüncelerim gerçekleşemedi. Müdürlüğü yeni almış
bulunan ve bu nedenle oldukça heyecanlı ve otoriter olan arkadaşımıza bu
konudaki teklifimi açıkladığımda aldığım yanıt beni çok üzdü: “Ben Necil
Kazım’ı sevmem, O’nun adının bile anılmasını istemem. Okul yıllarından
beri o
adamdan hiç hoşlanmam...” Elbette Akses’i sevmesi ya da sevmemesi kişisel bir
tercihtir, ancak bu duygulardan ötürü bu iyi niyetli ve güzel proje bir daha
gündeme gelmemek üzere rafa kalktı. Belki de bağdarlarımız hakkında elde
edilecek bulgular ışığında yazılacak metinlerle Türk müzik tarihine değerli
katkılar sağlama fırsatı bitmiş oldu.
Bir Saygun
Semineri’nden bende kalan izlenimleri sizlere aktarma fırsatını elde
edebildiğim için çok mutluyum. Olan bitenlerden çıkartılacak derslerle ileride
başka hataların yapılmasının engellenebileceği kanısındayım. Bu bakımdan
bugün
burada gerçekleştirilen Saygun çalışmalığının diğer bağdarlarımızı
inceleme
konusunda yeni bir atılım oluşturmasını gönülden diliyor, saygılar sunuyorum.
12
Eylül 2006,
Salı • Adana