Orkestralarımızın dinleti dağarlarını
düzenleme biçimin eleştiren bu bildiri, temelde çıkış noktasını A. Adnan Saygun'un yaratılarına
orkestralarımızın yöneticilerinin gösterdiği ilgi eksikliğinden almakta, bu ilgi eksikliğinin
diğer Türk bağdarları için de geçerli olduğunu savlamaktadır.
Anılan orkestralarımız (Ankara Cumhurbaşkanlığı
Senfoni Orkestrası, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ve İzmir Devlet Senfoni Orkestrası)
ülkemizin üç büyük kentinde, seslendirme işlevini üstlenmiş kurumlar olarak üzerlerine çok büyük sorumluluklar almışlardır.
Nüfusu 55 milyonu bulan ülkemizde yalnız üç senfonik seslendirme kurumu vardır ve bunların her biri merkezdeki
nüfusu çok yoğun, sanayileşmiş, üniversiteleri güçlü kentlerimizde yer almış bulunmaktadır.
Kısacası, bu kentlerde çoksesli evrensel ve ulusal müzik kültürüne gereksinim duyan son derece duyarlı, seçkin
bir kesim vardır ve orkestralarımızın bu çokluğu doyurmak, dahası bilinçlendirmek ve adım
adım ilerletmek zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Evrensel ve ulusal çoksesli müzik alanında hızla kalkınmamızı
engelleyen ve geciktiren ögelerden birisi de, seslendirme işlevini üstlenmiş kurumlarımızın çağdaş
yaratılara ve bu arada özellikle Türk bağdarların yaratılarına dinletilerinde yeterince yer vermemeleridir.
Gerçekten de, Cumhurbaşkanlığı
Senfoni Orkestrası ile İstanbul ve İzmir Devlet Senfoni Orkestralarımızın dinleti dağarlarını
incelediğimizde, en çok seslendirilen yaratıların klasik ve romantik evrelerden seçilmiş olduğunu;
daha öncesinin ve özellikle de daha sonrasının hemen hemen hiç önemsenmediğini görürüz. Durumu, Türk bağdarları
açısından ele aldığımızda ise, son derece yetersiz bir seslendirme oranı ile karşılaşmaktayız.
Bu durum birkaç örnekle daha iyi bir
şekilde açıklanabilir. Üç orkestramızın yalnızca 1986-1987 dönemi dinletilerini incelemek bile bize
yeterli fikir verecektir. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının toplam 29 dinleti gerçekleştireceği
bu dönemde, ancak 5 Türk bağdarının eseri çalınabilecek; demek, aynı dinletinin hem cuma, hem de
cumartesi günleri izleyicilere sunulduğunu bildiğimize göre, bu 5 bağdarımız 58 dinleti içerisinde
yer alabiliyor. Bunlar, 9/10 Ocak'ta Necil Kâzım Akses'in "4. Sinfoni"si, 20/21 Şubat'ta Ulvi Cemal Erkin'in
"Sinfonik Bölüm"ü, 13/14 Mart'ta Nejat Başeğmezler'in "Sinfoni"si, 10/11 Nisan'da Ferid Alnar'ın
"Prelüd ve İki Dans"ı ve 1/2 Mayıs'ta Bülent Tarcan'ın "Sakarya Sinfonik Şiir"i...
Açıkça görüldüğü gibi, yetersiz bir seslendirme oranı; üstelik içinde bulunduğumuz yıl A. Adnan Saygun
hocamızın 80. doğum yılı ve Saygun'un tek bir eseri bile dinletilerin kapsamı içine alınmamış...
Durum, diğer orkestralarımız
içinde hiç farklı değildir. Örneğin, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın 1986–1987
dinletilerini incelediğimizde aynı görüntülerle karşılaşıyoruz: 3/4 Ekim tarihlerinde Ferid
Tüzün'ün "Esintiler"i, 10/11 Ekim'de Cemal Reşid Rey'in "Fatih Sinfonik Şiir"i, 28/29 Kasım'da
Timur Selçuk'un "Mevlana Uvertürü", 6/7 Şubat'ta İlhan Usmanbaş'ın "3. Sinfoni"si, 20/21
Şubat'ta Saygun'un "3. Sinfoni"si, 24/25 Nisan'da Nevit Kodallı'nın "Viyolonsel Konçertosu",
8/9 Mayıs'ta Bülent Tarcan'ın "Sakarya Sinfonik Şiir"i...(1) Toplam 32 dinleti, demek ki 64 seslendirmede
7 Türk bestecisi...
İzmir Devlet senfoni Orkestrası'nın yıllık dinletilerine gelince; toplam 28 konser haftası,
yani 56 toplam dinletide gözümüze çarpan yalnızca 3 Türk bağdar: 24/25 Ekim tarihlerinde Ulvi Cemal Erkin'in "Keman
Konçertosu", 9/10 Ocak'ta A. Adnan Saygun'un eserleri –ki Saygun haftası nedeniyle yer almaktadır–
ve 17/18 Nisan'da da Nevit Kodallı'nın "Viyolonsel Konçertosu"... Demek ki, üç Türk orkestrası içerisinde
Türk bağdarlara en az yer veren İzmir orkestrasıdır.
Örnekler daha da genişletilebilir. Hatta üç orkestranın tüm yaşam süreleri
bu incelemenin kapsamına alınabilir. Ancak, şunu hemen belirtmekte yarar var: "Hiç bir dinleti mevsimi bir
diğerinden farklılık göstermemekte, Türk bağdarların yaratıları hep üvey evlat davranışı
görmektedir." Özellikle Ahmed Adnan Saygun gibi –seminerimize konu olan– bir büyük ustanın yapıtlarına
çok az yer verilmesi, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşid Rey gibi isimlerin –nedense, sonsuz yaşama kavuşmalarından
sonra– eserlerinin adeta çalınmaz oluşu üzücü bir noktadır.
Bu olumsuz durumu hazırlayan çok sayıda etkenin her
birini ayrı ayrı incelememiz gerektiği inancındayım; çözüm yollarını orkestralarımız
yönetim kurullarına bunlar gösterecektir. Ancak, bu etkenleri ele almazdan önce, devletin kalıcı ve yönlendirici
bir kültür politikası saptaması ve uygulaması gerektiğinden önemle söz açacağım: Her şeyden
önce devlet, evrensel düzlemde ulusumuzun adını daha güçlü duyurmak istiyorsa az sayıda yetişen ve nadide
çiçekler gibi özen isteyen sanatçıyı ve bunların barındığı sanat kurumlarını
ilkelere bağlı olarak kollamalı, koruyucu ve özendirici yasalar çıkartmalıdır. Bir örnek olarak,
günümüzde bir bağdarın eser yazması karşılığında hiç bir ekonomik özendirmeyle ödüllendirilmediği
açık bir gerçektir. Bir sanat eseri yaratmak, uzun yıllar bilgilenmeyi ve olağan üstü bir çaba harcamayı,
özveriyi gerektirir. Yaratı sürecinde bağdarın harcadığı emek, gerçekten maddi karşılıklarla
bile ödenemeyecek bir sürecin göstergesidir. Ancak, yaratıcının yaşamını daha iyi koşullarda
sürdürmesi ve yeni yaratılara özendirilmesi için; dahası, gereksinim duyduğu yeni bilgileri edinebilmesi ve
gözlemler yapabilmesi için bu tür özendirmelere gereksinimi vardır.
Çok sesli müzik alanında daha hızlı kalkınabilmemiz için devletimizin
nota basımı ve yayını alanına girmesi gerektiği yıllardır ısrarlı bir şekilde
savunuldu. Kendi ülkesinde yazdığı eserlerin yayınlanmasını gerçekleştiremeyen bağdarlarımız
bu olanağı, yaratılarını yurt dışındaki nota basım şirketlerine satarak
sağladılar -ve sağlıyorlar-. Emeğinin karşılığını almak her bağdarımızın
hakkıdır ve biz, bu hakkı ülkemizde kendi bağdarlarımıza tanımıyoruz. İşte,
en yakın örnek A. Adnan Saygun; yaratılarının basımını yurt dışında gerçekleştirebilen
Saygun'un senfonilerini çalabilmek için yabancı yayıncılara dolarla para ödüyoruz ve karşılığında
sadece kiralayabiliyoruz. Yıllardır yapılan önerileri gerçekleştirmeyen kültür işleri yetkililerinin
sorumlulukları açıkça ortadadır.
Ayrıca çok sayıda yaratı basımı gerçekleştirilmediği
için yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Örneğin, Ulvi Cemal Erkin'in "Köçekçe"si...
Eldeki tek kaynak kötü bir el yazması olan bu eserin sayfaları aşırı kullanılmaktan yıpranmış
ve parçalanmıştır. Benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür, asıl önemli olan yaratıcılarımızın
ölümüyle, arkalarında bıraktıkları eserlerin değerlendirilmemek yüzünden yok olmalarıdır.
Böylece, yılların bilgi birikiminin
ve eserini oluşturma sürecinde harcadığı emeğinin karşılığı ekonomik düzlemde
bulamayan bağdarımız, ayna zamanda yazım ve basım konularında da gereğinin yerine getirilmediğini
görmektedir. Bu çarpıklığın son aşaması ise, seslendiricilerimizin ve seslendirme kurumlarımızın
kendi bağdarlarımıza dinletilerinde çok az yer vermeleridir ki, eser üretimi için son derece gerekli olan,
özendirici son halka da kopmuş olmaktadır.
Kamuoyuna, düzenli izlenceler sunmaları nedeniyle orkestralarımız, izleyici
kitlesiyle süreklilik taşıyan bağlar oluşturmuşlardır. Dolayısıyla, bu kurumların
ana görevlerinin birisinin de geliştireceği ve uygulayacağı yıllık izlencelerle bu kitleyi eğitmek
ve ilerletmek olması gerektiği açıktır. Aynı bağlamda, bağdarlarımızın yaratılarını
da halka tanıtmak ve benimsetmek işlevini üstlenen kurumlar arasında çok önemli yeri olan orkestralarımızın
dağarlarındaki çağdaş yaratıları ve Türk bağdarlarının eserlerini genişletmek
zorunda oldukları nicedir anlaşılmış bir gerçektir. Örneğin, daha önce de belirttiğim gibi,
Saygun Usta'nın eserlerine taşıdığı önem ve ağırlık oranında yer verilmediği
hemen söylenebilir.
Bağdarlarımızın yaratı vermelerinde özendirici son halka olan seslendirme aşamasının
da yetersiz kalmasıyla, sonuçta, bir küskünlüğe yol açıldığı yadsınamaz. Öyle ki, ürün
veren yeni kuşak isimlere rastlamak artık pek olası değildir. Seslendiricilerimizin ve seslendirme kurumlarımızın
bu tutumu takınmalarında bir kaç neden sayılabilir: En başta, müzik eğitimi veren kurumlarda eğitim
süresi içerisinde Türk bağdarlarının eserlerine yeterince yer verilmemekte ve okul sıralarında Türk
bağdarların yaratılarını tanıyamayan öğrenci, bu tutumunu, ileride kendi müzik yaşantısında
da sürdürmektedir. Örneğin, konservatuvar eğitimi süresince oda müziğinde, orkestra çalışmalarında,
çalgı eğitiminde, solfejinde her yıl mutlaka kendi bağdarlarımızla karşılaşacak
olan öğrenci, elde edeceği alışkanlığı meslek yaşamında da sürdürecektir. Elbette,
bunda olaya tek yanlı bakmamak gerekmektedir; bağdarlarımızda ne yazık ki, bu yolda –eğitimi
destekleyecek– yaratılar vermeye yönelmemişler, belki de küçümseme tutumu içerisine girmişlerdir. Her
zaman büyük çaplı yaratılara yönelerek kendi bilgi düzeylerini kanıtlama ve üstünlüklerini ortaya koyma yarışında
olan Türk bağdarları, sonuçta kendilerini pek az tanıyan bir kuşağın yıllar boyu yetişmesine
yol açmışlardır. Gerçekten de evrensel düzlemin hemen tüm isimlerini tanıyan konservatuvar öğrencileri,
Türk eserlerini tanımamak durumundadırlar.
Bir diğer etken ise, kendi yarattıklarımıza kendimizin inanmamasıdır.
Seslendiricilerimiz ve seslendirme kurumlarımız kendi bağdarlarımıza her zaman ikinci sınıf
muamelesi yapmış, burun kıvırmıştır. Gerçekler, bu denli acıdır. Eserini dinleyemeyen
bağdar, gereken düzeltme ve düzenlemeleri nasıl yapacaktır? Diğer yaratıları için gereken temel
değerlendirmeleri nasıl gerçekleştirecektir? Bir çok eserin partiturunun ilk seslendirmeden sonra değiştiği,
hatta düzeltme ve düzenlemelerin uzun bir zaman aralığı boyunca sürdüğü bir gerçek değil midir ve
biz bu hakkı kendi bağdarlarımızdan ne diye esirgeyelim?
Çağdaş Türk Kültürünü oluşturma ve yayma iddiasında
olan biz müzik sanatçılarının olaya son derece duyarlı ve ince yaklaşması gerekmez mi? Burada
bir noktayı belirtmekte yarar görüyorum: Sayın Hikmet Şimşek, yönettiği orkestraların dinletilerine
Türk eserlerini koymasıyla özel önemi olan bir konuma yükselmiştir.
Bir diğer iddia ise şudur: Konser dinleyicisi Türk bağdarlarının
eserlerinden hoşlanmıyor, daha çok romantik ve klasik evre ürünlerinden zevk alıyor, deniliyor. Sanat kurumları
olarak bizler kitlenin kuyruğuna yyapışmayacağız, izleyici kitleyi yönlendirecek ve peşimizden
sürükleyeceğiz. Bizlerin önderlik işlevi olmazsa, ülkemiz, müzik sanatında bir adım bile ileri gidemez.
Ancak, çağdaş müziğe kulağını tıkayan ve dünyadaki gelişmelere sırtını
dönmüş sanatçılar bu iddialardan kendilerine pay biçerler.
Sorunun çözümü çok aşamalı ve uzun zaman alıcıdır. Ancak,
aşağıdaki önerilerin izlenmesiyle belli aşamalar kaydedilebilir inancındayım:
• Seslendiricilerimiz ve seslendirme
kurumlarımız her dinletilerine bizden olan bir isim mutlaka katmalılar ve sorumluluk duygusu içerisinde seslendirme
düzeyine katkıda bulunmalıdır.
• Bağdarlarımızın yaratıları çok ivedi bir şekilde
yazılmalı ve basılmalı, bunun için Konservatuvarların nota yazım ve basım bölümü desteklenmeli.
• Her orkestra, kendi bünyesinde
en az bir nota yazım ve basım sanatçısı almalı ve kadrosuna dahil ettiği bu sanatçının
en verimli bir şekilde çalışmasını temin etmeli.
• Devlet, nota basım sanayiine el atmalı, gerçekleştirilecek
basılı ürünler tüm seslendirme kurumlarımıza ve konservatuvarlarımıza dağıtılmalı,
böylece yurt içinde kendi bağdarımızı gönendirmeli, yurt dışına yapılacak nota bağlantıları
ile de ülkemizin tanıtımına katkıda bulunmalı.
• Ayrıca, orkestra kütüphaneleri ivedi bir şekilde ve özellikle Türk
eserleri açısından zenginleştirilmelidir. Dinleti dağarlarını kısırlaştıran
önemli faktörlerden birisi de, orkestraların kütüphanelerinin yetersiz oluşudur. Bu yetersizlik özellikle Türk eserleri
ve çağdaş yaratılar için geçerlidir.
• Orkestralarımızın Anadolu ve yurt dışı dolaşı
dinletilerine mutlaka Türk eserleri dahil edilmelidir.
• Gelecek tüm yerli ve yabancı yönetkenlere mutlaka bir Türk eseri almaları
zorunlu kılınmalıdır. Böylece, orkestra yönetim kurullarının bu koşulu dayatmaları
halinde, Türk bağdarların yapıtlarının hem kendi ülkemizde yaygınlaşması, hem de yabancı
ülkelere ulaşması olanaklı kılınabilir.
• Gelecek tüm yerli ve yabancı solistlere, belli bir oran dahilinde Türk
bağdarların yaratılarını seslendirme amacıyla dayatılmalıdır.
Sayın Ahmed Adnan Saygun hocamızın
eserlerini yalnızca doğum yıldönümlerinde hatırlamak yeterli değil... O'nun mükemmel yaratıcılığını
her dinleti mevsiminde birkaç kez ele almak ve dinleyici kitlesine iletmek gerekli... Ama, yalnızca Saygun hocamızın
eserlerini değil, tüm öteki Türk bağdarların yaratılarını da elbette..
Dileğim, yalnızca Ahmed Adnan
Saygun hocamız için değil, "Çağdaş Türk Müziği"nin tüm öteki isimleri için de benzeri seminerler
düzenlenmesidir. Böylece, müzik tarihimizin önemli isimleri üzerinde konuşmak olanağı doğacak, verilecek
bildirilerle konu bilimsel düzeyde tartışılabilecek, yapılacak yayınlarla (yani bildirilerin basımıyla)
saptama olanağı elde edilecek, konu üzerinde olumlu veya olumsuz değerlendirmelerin karşılaştırılmasıyla
yakın dönem Türk Müzik Tarihi doğru bir şekilde değerlendirilebilecek, dahası eldeki veriler yitirilmeden
harekete geçmek gibi önemli bir avantaj sağlanacaktır.
Saygun Hocamızın 80. yılı bana öteden beri ele almak istediğim
bir konuyu irdelemek fırsatı verdi. Kendisine uzun ömürler, nice ürünler diliyor, İzmir Devlet Senfoni Orkestrası'nın
bir sanatçısı olarak da kendisinden İzmir'e ve orkestramıza sunacağı bir eser yazmasını
diliyorum.